Evrenin herhangi bir yerinde toz ve gaz bulutlarından oluşan nebulalar adeta birer yıldız fabrikası gibidir. Yıldızlar burada nükleer tepkimeler için gerekli kütleye ulaştıklarında milyarlarca yıl sürecek olan ömürlerine ilk adımı atarlar ve belki aradan geçen milyarlarca yılın sonunda kendilerini gözlemleyen ve onlar hakkında yazan bir canlı türünün var olması ihtimal dahilindedir. Fakat bizim canlılık dediğimiz şey, yıldızların ömründe önemsiz bir süre zarfına denk gelmektedir. Örneğin; bu zaman zarfını bir güne indirdiğimizde sadece birkaç saniyeden beri kendimizin farkındayız. Farkında olduğumuz bir diğer şey ise, “Güneş” adını verdiğimiz yaşam kaynağı yıldızımızın da ömrünün bir sonu olduğu. Aslında varoluşuna farklı bir biçimde devam edecek olsa da bizim anladığımız şekilde o görkemli hali bir gün sonra erecek. O güne yaklaşık 4,5 milyar yıl gibi uzun bir süre var. Kim bilir belki o güne kadar çoktan evrenden tüm izlerimiz silinmiş olacak. Belki şahit olamayacağız fakat neler yaşanacağını üç aşağı beş yukarı biliyoruz.
Yıldız evriminin son aşamasına ilerleyen bir yıldız pek çok açıdan 12. evdeki Güneş’e benzer. Mutlak son diye birşey yoktur onun için lakin en azından bizim algımızda artık yaşam için bir kaynak olduğu günler sona erer. Sahip olduğu kütleye göre bir kaç farklı senaryo söz konusudur. Ama biz 12. evdeki Güneş’i anlamak istiyorsak sadece yıldızın ömrünün sonuna değil; sahip olduğu kütleye göre şekillenecek olan ömrünün sonbaharına bakmalıyız.
Yıldız çekirdeğindeki nükleer tepkimelerin itki kuvveti ile yıldızın sahip olduğu kütlenin çekim kuvveti arasındaki dengeye “hidrostatik denge” denir. Yıldızların ömrünün büyük bir çoğunluğu hidrostatik dengenin kusursuz işlediği dönemde geçer. Yıldız çekirdeğindeki hidrojen füzyonu yıldızın sahip olduğu hidrojen tükenene kadar devam eder ve hidrojen bu sürede helyuma dönüşmektedir. Yıldız çekirdeğindeki hidrojen tükendiğinde ise nükleer tepkimeler bir sonraki aşamaya geçmek için sekteye uğrar ve hidrostatik denge ortadan kalkar. Tıpkı 12. evin sahibi balık burcunun gliftinde olduğu gibi iki farklı yöne hareket eden kuvvetler arasındaki denge bozulmuştur.
Balık burcunun sembolize ettiği benliğin kendini var etme çabası ile tamamen yok olup birliğe ulaşma arasındaki gelgit ve denge arayışında yaşanması zaruri olan kendini aşma durumu, bir yıldız söz konusu olduğunda çekirdekteki ısının bir sonraki elementin nükleer tepkimesini gerçekleştirebilecek seviyeye gelmesi ile mümkündür. Hidrostatik dengenin yokluğunda çekirdek büzüşürken dış katmanlar genişler. Örneğin; Güneş’i ele alırsak, bu aşamada kırmızı bir deve dönüşerek mars dahil tüm içsel gezegenleri yutacağı bir boyuta ulaşacaktır. Çekirdekteki büzüşmenin sonucunda artan ısı ile beraber helyum füzyonuna başlayan Güneş tekrar dengeyi sağlamıştır fakat artık sahip olduğu kütlenin göreceli olarak azlığından dolayı ömrünün sonuna da yaklaşmıştır. Eğer daha büyük kütleli yıldızlar söz konusu olsaydı; karbon, nitrojen, oksijen, demir vb. elementlerin oluşumu gerçekleşiyor olacaktı.
Bizim için ise işler sahip olduğumuz kütleden çok daha karmaşık bir yapıya işaret ediyor. Yaşantımızda kimi zaman kendi tercihlerimiz; kimi zaman ise kendi tercihimiz sandığımız bilinçdışı kuvvetlerin yönlendirdiği senaryolarda başımıza gelenleri anlamlandırmaya çalışırken (ya da çağımızın bize aşıladığı anlamlandırmamayı tercih ederken) 12.evin sembolize ettiği temalara dair ne gibi analizlere ulaşabileceğimize bakalım.
12. evi tam anlamıyla kavrayabilmek için aslında buzdağının görünen yüzü olan yükseleni de ele almalıyız. Böylece hem 12. evdeki Güneş’i hem de 1. evdeki Güneş’i irdelerken, varoluşun batıni ve zahiri yansımalarını da anlamaya ya da en azından hissetmeye yaklaşabiliriz.
Beş duyumuzla algılayabildiğimiz ve apaçık ortada olan her şey zahiridir. Astrolojik olarak bir şeyin algılanabilir ve görünür olması, doğu ufuk çizgisi yani yükselen ile ilişkilendirilir. Yükselen üzerindeki gök cismi kendini ortaya koyar ve net bir biçimde görünür, algılanır. Gök cisimleri arasında özellikle Güneş bu konumdan oldukça hoşlanır. Bu durum “ben” bilincini simgeleyen Güneş’in çoşkuyla ışıldamasına ve bu evi aydınlatmasına yol açar. Işık o kadar güçlüdür ki algı dünyamızdaki her şey çok berrak, hiçbir bulanıklığa yer bırakmayacak şekilde bilinç ve farkındalık içerisindedir. Öyle ki neredeyse her şey bundan ibaretmiş gibi düşünülür. 1. evin sahibi koç, kendi hayatının kontrolüne sahip iradeye hakimdir ya da en azından öyle sanılır; halbuki gözle görünenden fazlası söz konusudur.
Duyularımızın dışında kalan, görünmeyen, görünmesi mümkün olmayan ve bu sebeple bilincimizin dışında kalan her şey batınidir. Bir şey gözlerden uzak ve görünmüyorsa yükselene açı yapmıyor demektir. Bu bakımdan 12. ev evrenin dışa açılan bir penceresi ya da görünen yönünü değil; algı denildiğinde beş duyu ile sınırlandırılmamış bilinci ve farkındalığı temsil etmektedir.
Güneş yükselendekinin aksine bu evde konumlanmaktan pek hoşnut değildir. Hatta bu durum 12. evdeki gök cisimlerinin güç kaybettiği gibi yanlış bir anlaşılmayı da beraberinde getirir. İşin aslı 1. evi aydınlatan Güneş, 12. ev için çok küçüktür. Bir mum ışığı tek göz oda bir evi aydınlatabilir. Fakat devasa bir katedral söz konusu olduğunda ışık yetersiz kalacaktır. Bu bağlamda 12. evdeki Güneş, içinde bulunduğu katedrali aydınlatabilmek için kendini aşmalı; yani bir diğer deyişle balık burcunun gliftindeki hidrostatik dengeyi kaybetmeyi göz alarak tekamülündeki bir sonraki aşamaya geçebilmeli ve bu süreçte tıpkı yıldız evriminde olduğu gibi dış katmanları devasa boyutlara ulaşırken çekirdeğindeki ısıyı arttırabilmelidir. Aslında devasa boyutlar bir amaç değil; sürecin kendisinin ve hidrostatik dengenin tekrar kurulması yolunda yaşanan gelgitlerin yan ürünüdür. Zira yıldız dış katmanları genişleyip devasa boyutlara ulaştığı sırada nükleer tepkimelerin gerçekleştiği çekirdek küçülür. Bu durum 12. evdeki Güneş’in “benlik bilinci “ ve “egosal problemleri” ile paralellik göstermektedir. Genişleyen dış katmanların kütle çekimine karşı koyamayan, nükleer tepkimelerin sekteye uğradığı çekirdek, 12. evdeki Güneş’in ezilen egosuna benzetilebilir. Diğer yandan devasa bir katedralin içinde olduğunu da hesaba katarsak, kendisinin ne kadar küçük ve önemsiz olduğuna dair farkındalığı da ona pek yardımcı olmayacaktır. Nadiren dikkat çekici ve güçlü bir egoya sahip olan 12. evdeki Güneş, çoğunlukla perde arkasında kalır. Lakin denge arayışı devam etmektedir ve dengenin yokluğunda genelde düşük diye tabir edebileceğimiz egoya sahip bu Güneş, tıpkı yıldız evrimindeki gibi devasa boyutlara ulaşabilir. Bu durum olumsuz anlamda tanrıyı oynamaya kalkan ve diğer insanlardan daha üstün olduğunu düşünen bir insana işaret edebilir. Unutmamalıdır ki bu evin yöneticisi Jüpiter’in gölgesi gerçekten korkunç olabilir. Bu bağlamda sapkın inançlarının yönlendirdiği ve davranışlarının temelinde “ben senden daha iyiyim” ya da “daha üstünüm” diyen bir katile dönüşebilir. Fakat 12. evin temalarından olan cezaevlerinin bu durumla pek alakası yoktur; en azından suçluların ıslahı anlamını taşımaz. Cezaevi izolasyon anlamına gelmektedir, ki bu da aslında dengenin kaybolmasının sonrasında tekrar denge kurulması için gereklidir. Şöyle ki 12. ev temalarından manastırlar da izolasyon gerekliliğine işaret etmekte hatta uç noktada yine 12. ev temalarından akıl hastaneleri de izolasyon ihtiyacına vurgu yapmaktadır. Olumlu anlamda ise bu evin getirdiği farkındalık vahdet-i vücud bilinci ile aslında olağanüstü bir mütevaziliğin vurgulandığı en-el hakk söylemini ve Hallac-ı Mansur’a da işaret edebilir.
Carl Gustav Jung’un psikolojik tipler çalışmasındaki “içe dönük sezgisel” şeklinde adlandırılan tip, 12. evdeki Güneş’i anlamamıza yardımcı olabilir.
—————————————————————————————————————–
Dışadönük sezgici insan, yaygın olarak, gerçekler dünyası diye bilinen şeylerle ilgilenir. İçedönük sezgisel insan ise, kolektif bilinçdışıyla -yani, deneyimlerin karanlık perde arkasıyla- ilgilenir. Kısacası, öznel, tuhaf ve dışadönük için olağandışı olan her şeyle ilgilenir.
“İçedönük sezgi işlevinin tuhaf karakteri, bu işlev önem kazandığında insanı garip bir görünüme sokmaktadır. Bu, mistik hayalci ve kahin görünümü ya da şaşkınlık veren bir ayrıksı sanatçı görünümü olabilir. İkincisi daha normal durum olabilir görülebilir. Çünkü bu tipin kendisini sezginin kavrayıcı niteliğiyle sınırlandırmak yönünde genel bir eğilimi vardır. Kural olarak sezgici tip kavrayış noktasında durur. Onun temel sorunu kavrayış olmaktadır. Ancak ayrıksı kişi, kendisini biçimlendiren ve belirleyen sezgi ile tatmin olmaktadır.”
Hayaller gören, dinle ya da evrenle ilgili, rahiplerin kehanetlerini andırır rüyaların ya da tuhaf fantezilerin hepsini, ortaçağ insanının tanrı ve şeytanı kabul ettiği gibi, gerçek olarak kabul eden tiptir. Günümüzde bu tür insanlara çok garip, hemen hemen deli olarak bakılmaktadır. Deneyimleriyle yaşamın kendisi arasında bir ilişki sağlayacak yolu bulamazlarsa gerçekten delirirler. Bu ilişki, yeterli bir açıklama biçimi ve toplu olarak kutsallığı kabullenilen bir şey olmalıdır; fantezi ürünü bir yaratık değil. Bu tipten olan insanlar bunu bazen hayallerine inanan bir grup bulmak ya da böyle bir topluluğu oluşturmakla başarırlar. İlkel toplumlarda bu insanların değeri ve saygınlıkları vardır. -Bunlar İsrail’in (yakup soyu) peygamberlerinin biçimlendiği yapıdandırlar,- Fakat dindar toplumlardaki mistikleri bir yana bırakacak olursak, bugünün dünyasında onlara çok az yer vardır. Genellikle deneyimlerinden açıkça söz etmezler ya da ‘öteki dünya deneyimi ile ilgili’ gizli tarikatlar, küçük gruplar kurarlar. Normal olarak, biraz tuhaf ve oldukça zararsız görünürler. Fakat kendi iç hayallerinin etkisi altına girdiklerinde iyi ya da kötü bir amaç uğrunda çok güçlü, hızla yayılabilecek bir güç kazanırlar. Dinlerdeki mezhep hareketleri, şiddetli çete isyanları bu nedenlere dayanır.
Bir kural olarak, sezgici tipteki insan algılama ile doyuma ulaşmaktadır. Eğer yaratıcı bir sanatçı ise, algıların biçimlendirilmesiyle “rengarenk bir karmaşa içerisinde önemli ve bayağı, sevimli ve tuhaf şeyleri bir arada kucaklayan” bir tablo yaratacaktır. Hem ressam hem de bir şair olan William Blake içedönük sezgici tipe iyi bir örnektir. Jung Psikolojisinin Anahatları
Psikolojik Tipler
—————————————————————————————————————-
Jung’un örnek olarak verdiği William Blake’in haritasında Güneş yerine Ay 12. evdedir fakat yine de sahip olduğu 12. ev vurgusu ile bu evi anlamaya yardımcı olmaktadır.
12. ev söz konusu olduğunda çokça dile getirilen gizli düşmanlar ise bu evin en ilginç temalarından biridir. Gizli düşmanlar denildiğinde aslında arkanızdan iş çeviren birilerini düşünmekten ziyade daha farklı bir kavrayışa açık olmanız gerekmektedir. Bazen bir insan hayatınıza girer ve aslında size zarar verme gibi bir düşüncesi yoktur. Ama bir şekilde hayattaki tercihlerinizde ya da mental yapınızda olumsuz izler bırakabilir. Bu durum aslında bilincimizin ve algımızın dışında kalan bir olguyu, bilincimize çıkartmak için karşılaştığımız ve hayatta önemli dönemeçlere neden olan senaryolardan biridir. 5 yaşından önce yani hemen hemen çoğu insanın hafızasında yer etmeyen dönemde, yaşadığınız bir travmayı bilincinize kendi çabanızla getirmenizin mümkün olmaması ve ancak bir dış uyaran sayesinde bilinç yüzeyine çıkması gibi düşünülebilir. Bu durumun daha değişik halleri ise inanç boyutunuza göre değişmektedir. Örneğin, ana rahminde annenin yaşadığı bir olay ya da reenkarnasyon inancına göre bir önceki hayatınızda yaşadığınız bir olay. Hepsinin ortak özelliği bilinçdışınızda yer ediyor olmasıdır. Bu bağlamda tekrar gizli düşmanlar temasına dönersek eğer, bahsettiğim şekilde hayatınıza bir insanın dolaylı ya da dolaysız etkisine ve ya direkt sizin kendi bilincinize getirip üstünde irade sahibi olamadığınız bir kişilik yapısına işaret etmektedir. Bu durum yoğun 12. ev vurgusu olan bir harita sahibinin kendi içinde yaşayacağı bazı tezatlıklarla örneklendirilebilir. Mesela 7. ev stelyumu olan bir harita ele alalım, fakat 7. evin yöneticisi 12. evde konumlanmış ve malefik bir göz cismi ile kavuşum halinde olsun. Bu kişinin bir ilişkiye sahip olma ihtiyacı ve arzusu çok olsa da, bilinçdışında ilişki, evlilik gibi konularda olumsuz yargılara sahip olacaktır. Bu durumda görünür kişiliğinde arzuladığı ilişki ihtimalini çoğu zaman baltalayan kendisidir. Yani dışarıda gözle görünür bir gizli düşman ya da kötülük ile biçimlenmiş insanlar aramak yerine bazen insanın kendi iç dünyasına bakması gerekir. Zira çoğu zaman insanın gizli düşmanı bizzat kendisidir.
Burada anahtar kelime meditasyon olabilir. İç görünün kuvvetlenmesi bu evin zararlı yanlarını bertaraf etmenin yegane yoludur. “Dışa bakan rüya görür, içe bakan ise uyanır.” cümlesi 12. evin ve Neptün’ün sisleri arasında uykuya dalmış bireyin belki de en çok ihtiyacı olan cümle olabilir ki aslında özellikle bu evdeki Güneş muazzam bir içgörü kabiliyetine işaret eder. Fakat burada sayısız olasılıklar söz konusudur. Bir olasılık, kişi bilincine getirdiği ya da algılayabildiği bir yapıyı tıpkı Güneş’in aydınlattığı gibi görünür hale getirir ve eğer zararlı ise ancak bu şekilde yani bilinç seviyesine getirerek yok eder, hatta bir nevi Güneş tarafından yakılır. Bu bağlamda 12. evde Güneş konumlanmış bir harita için verilebilecek en iyi tavsiye, gizli düşmanlar, görünmeyen tehlikeler vb. konularda “endişe etmeyi bırakmasıdır”. Zira bahsettiğim gibi Güneş bu evde gizli ve zararlı olabilecek her şeyi yakma gücüne sahiptir.
Diğer bir olasılık ise kişi iç dünyasının öylesine derinlerine dalar ki, bir zaman sonra neresi suyun yüzeyi neresi dibi anlaşılmaz hale gelen bir karanlıkla baş başa kalır. Bu durumda dış uyaranlara karşı bir tepkisizlik hatta uç noktada katatonik bir hal söz konusu olabilir. Daha farklı şekilde ele alırsak eğer, bu gelişmiş içgörü yeteneği, insanın bir olma halini destekleyen güçlü ya da en azından sağlıklı bir ego ile desteklenmediği takdirde alt benliklerin kişide adeta bir kaos yarattığı ve sonucunda personanın yani yükselenin tamamen çöktüğü bir durumu meydana getirebilir. Doğal olarak toplum içinde sosyal hayata devam etmekte zorlanma ve sürekli bir inziva ihtiyacı söz konusu olacaktır.
İçgörünün yüksekliği ve uykudan uyanmanın kaçınılmaz olarak getireceği bir diğer durum ise teşevvüş hali olacaktır. Tıpkı yıldızların çekirdeğindeki nükleer tepkimelerin hal değiştirmesi gibi, dönem dönem yaşanılacak teşevvüş halleri meydana gelebilir. Zira bir yıldız için hidrojen füzyonundan helyum füzyonuna geçmek, bizim için bir gerçeklikten başka bir gerçekliğe geçiş aşamasına benzetilebilir. Yaşanılan bu durumun getirdiği bulanıklık, iradesizlik ve mevcut durumun hazmedilmesindeki yetersizlik, kişi için zor zamanlara işaret edecektir. Anlaşılacağı üzere çok kolay değildir 12. ev ve Neyzen Tevfik’in “Bilir” adlı şiirinin son dörtlüğü çok iyi anlatır bu evi:
Geniştir, ölçülemez hayalin çölü,
Karşımda her diri söylenen ölü,
Çok güçtür geçmesi bu sakar gölü,
Dümensiz gemiye binenler bilir.
Yükselen ve 12. evdeki Güneşlerin bir diğer önemli farkı ise kendilerini nasıl inşa ettikleridir. 1. evdeki Güneş için imaj çok önemlidir. İmajını şekillendiren şey ise çoşkuyla ışık saçtığı evin ve zahiri yansımalarının geribildirimlerinden ibarettir. Görünür olan gök cismi diğeri tarafından nasıl algılandığı konusuna önem gösterir. Bu durum bir başka astrolojik yanılgıyı beraberinde getirir. Otuz yaşından sonra yükselenin Güneş burcundan daha önemli olduğu düşüncesi söz konusudur. Aslında bu yanılgının çok basit bir açıklaması vardır. O da kişi başkaları tarafından nasıl betimleniyor ve görünür hali nasıl yorumlanıyor ise zamanla aldığı geribildirimlerin sonucunda o karakter ve kişilik personasını benimsemesidir. Böylece kişinin görünen yüzü, yani yükseleni daha ön plana çıkmış oluyor. Fakat burada asla unutulmaması gereken, bazen “O nasıl böyle bir şey yapar? Aklım almıyor.” ya da “Asla onun kişiliğinin sergileyeceği bir davranış değil.” diyebileceğimiz insanların ya natal ya da transit olarak haritalarındaki 12. ev gök cisimlerinin gücünü yani bilinçdışını hafife almamaktır.
Yükselendeki gök cismi ve imajının şekillenmesi bu şekilde gerçekleşirken 12. evdeki gök cismi ya da direkt Güneş imajını nasıl inşa ediyor ve şekillendiriyor? Aslında şekil almakta ciddi zorluklar yaşadığı söylenebilir ve imaj konusunda da pek olumlu şeyler söylemek zor. Fakat kendini tanımlamakta o kadar da net olmamanın verdiği bazı avantajları da yok değil bu durumun. Bazen çok sert ve katı olmanın, hayatın yaşattığı bazı senaryolarda çok işe yaramaması hatta kırılma gibi olumsuz sonuçlarının olduğu düşünülürse, maddenin katı, sıvı ve gaz hallerininden sıvı hatta gaz formundaki bir egonun şekillenmesindeki temel etkenler ne olabilir?
Burada her şey bulanıklaşıyor fakat bazı varsayımlarda bulunmak mümkün. Öncelikle 12. ev ana rahmindeki zamanı işaret ettiğinden, annenin bu süreçte yaşadıklarının bu evdeki Güneş için çok büyük bir önem arz ettiği söylenebilir. Lakin yine bu ev ile ilişkilendirilen şizofreni hastalığının temelinin anne rahminde yaşanan travmalarla atıldığına dair bilgiler mevcut. Bir diğer etken ise baba figürünün yokluğu. 12. evdeki Güneş’in baba figürü ile bazı sıkıntıları beraberinde getirdiği bilinen bir gerçek. Ya baba ruhsal ya da fiziksel olarak sağlıklı değil ve kişi enerjisini babasına aktarıyor ya da baba ile ilişkiler yok denecek düzeyde. Her iki ihtimalde de güçlü bir baba figürü kişinin hayatında genellikle olmuyor. Halbuki baba figürü kişilik gelişiminde belirleyici etkenlerden biri. Örneğin, 1. evde Güneş’i olan bir erkek için “tam babasının oğlu” tanımını yapmak çok da zor değil (Eğer aksini söyleyen yerleşimler yok ise). Fakat konu 12. ev olduğunda aslında baba figürünün yokluğu öncesinde dezavantaj olarak düşünülse de olaya biraz geniş açıdan bakıldığında kişiliğin sınırlandırılmamasını görüyoruz. Yani kısaca bir şeyin varlığının etkisi kadar yokluğunun da etkisi, varoluşuna uyum içeren bir bütünlük sağlamaya yardımcı olabiliyor.
Sınırlandırılmamışlık kavramını biraz açarsak eğer, belki de ruhsal tekamül için aranan ilk şart olduğunu söyleyebiliriz. Ruhsal tekamülün de 12. evin yegane amacı olduğu göz önüne aldığımızda, en yaygın temalarından biri olan baba figürünün yokluğununun kötü bir şans ya da düz mantık yolunu izleyen astrologların diyebileceği gibi “Güneş babayı temsil eder; 12. ev ise kayıplar evidir.” şeklinde düşünmek yerine aslında bu durumun varoluşun getirdiği bir kolaylık ve amacına uygunluk gösteren bir bütünlük olduğunun farkındalığı daha çok işimize yarayacaktır.
Son olarak, yıldız evrimine geri dönersek eğer, her yıldızın kütlesine bağlı olarak varoluşunun devamı söz konusudur. Güneş kütleli bir yıldız için bu varoluş, dış katmanlarını uzayın derinliğine fırlattıktan sonra geriye kalacak olan çekirdek ve beyaz cüce şeklindedir. Daha büyük kütleli yıldızlar dış katmanlarını “Süpernova” dediğimiz olayı meydana getirerek gerçekleştirir. Süpernovalar evrende başka sistemlerin varoluşuna ön ayak olacak hareketi başlatabilirler. Arkalarında kalacak olan ise yine kütlelerine göre ya bir nötron yıldızı ya da bir kara delik olacaktır. Aynı şekilde bu ikisinin de evrendeki etki alanı kestirelemez fakat aşikardır.
12. evdeki Güneş de tıpkı örneklerde verdiğim gibi, en azından zahiri algımızda bir sona sahiptir. Bazıları tekamülünü tamamlar ve birlik bilincine erişir. Reenkarnasyona inananlar için sistemden çıkış anlamını taşır, ki bazıları bu inanç ile paralellik kuracak şekilde doğdukları yerden çok uzakta ölürler. Bazıları ise kolektif bilinçte iz bırakırlar ve belki de kolektif bilincin kendisi olurlar. Bu bazen bir edebiyat eseri, bazen bir sinema, bazen bir şarkı, bazen ise geniş kitleleri etkilemeyi başarmış figürler şeklindedir. Sonsuza kadar var olmaya devam ederler…
Yorum bırakın