Günlerden beri süren yolculuğunda gerçekten bildiği bir yeri en son ne zaman gördüğünü hatırlamıyordu. Artık geriye dönmenin mümkün olmayacağı hissiyatını veren ise yürüdüğü patikaların neredeyse kapanmaya yüz tutmuş olmasıydı. Ona rehberlik etmek için yanında gelen arkadaşına şükran borçluydu. Her zaman huzurlu olmasa da sessiz bir kasabanın kahvesinde onunla buluştuğu andan itibaren kadim dostunun arayışına duyduğu saygıyı hiç eksik etmemişti. Diğer yandan bölge halkı elinde bir nar ile kasabaya gelen yabancıya tehditkar bakışlar fırlatırken, o dostunun avucundaki kan lekesini sormayı tercih etmişti. Elindeki narı ise sadece görmezden geldi. Fakat artık daha ileri giderek karşılaşabileceği tehlikeleri görmezden gelemezdi. Ne bir rüzgar ne de ses duymamalarına rağmen boşlukta asılı kalan havanın içinde nedenini bulamayacakları bir ürperti ile titrediklerinde bundan sonra yola yalnız devam etmesi gerektiğini anladı. Kasabaya geri dönüş yoluna koyulan dostunun arkasından bakarken onun için ne kadar acımasız ve gaddar olduğunu söyleyen insanları düşündü. Halbuki sık ağaçların arasında gözden kaybolurken aklında sadece arkadaşı için dilediği merhamet vardı.

Aslında altı üstü bir kıymık yarasıydı fakat beklediğinden daha büyük bir acıya yol açmıştı. Canını sıkan ise acının kendisi değildi. Sık ağaçların arasından ilerledikçe bu acının azalmak yerine artıyor olmasıydı. Fakat attığı her adımdaki kararlılığın arkasında da aynı acı vardı.
Gökyüzünde Ayın olmadığı bir akşam ümitsizlik içerisinde gaz lambasını kullanmak zorunda kaldı. Eğer bu gece onu bulamaz ise artık karanlıkta yol alabilmesini sağlayacak bir yakıtta yoktu. Bu durumda belki de isteyeceği son şey başına geldi. Lambanın alevi birden bire harlandığında zaten çok az olan yağ hızlıca tükeneceği için gazı kesmeye çalışsa da alevde herhangi bir değişiklik olmamıştı. Aksine daha da güçleniyor ve lambanın camında öbek öbek karartılar bırakmaya başlamıştı.
Yaşadığı şaşkınlık elindeki lamba ışığın geçemeyeceği kadar karardığında daha da ilginç bir hal aldı. Zira elinde tuttuğu alevi görmese de ruhunun derinliklerinde hissetmeye başladı fakat hissettiği tek şey bu değildi. Nedenini tam olarak anlayamadığı ama adeta ölüme meydan okuyan hayatta kalma içgüdüsü ile feryat etti. Gözlerinde nereye yönelteceğini bilemediği kin dolu bakışlar ile karanlığı tarıyordu. Aniden onu ele geçiren bu hal ile karşısına çıkan ne olursa olsun geri adım atmaya en ufak bir niyeti olmayacaktı. Ta ki elindeki lambanın camı tuz buz haline gelene kadar. Gözlerinin önünde tir tir titreyen alevin gölge oyunlarına bakarken şansını daha fazla zorlamamaya karar verdi.
Görkemli krallıkların en şatafatlı şehirlerinde yaşayan insanların, her gün yürüdüğü sokaklardan geriye harabeler kaldığını görmelerine benzer bir şaşkınlık ile zihninde olan biteni takip etmeye başladı. O an zihninde canlanan olayların gerçekten bu şekilde yaşanıp yaşanmadığından emin olamıyordu. Üstüne düşünmeye dair bir an bile yoktu çünkü. Geçmişin suretleri saniyeler içinde bir belirip bir yok olurken kendisinin bulunduğu anda mevcudiyet sağlamasını sağlayacak kadar bile anlam kalmamıştı artık. Yine de yolculuğunda bir an olsun onu yalnız bırakmayan inancı, aradığı şifanın yakında olduğunu söylüyordu. Ağır ağır çürüyen et kokusu burnuna geldiğinde aklında örselenmiş aşkları ya da hakimiyetinin sualsiz olduğu aşıkları cirit atmaktaydı. Tatlı bir meltemin saçlarını savurduğu mis kokulu bir bahçeden virane olmuş topraklara uzanıyordu. Korkunç olan şey ise aklındakiler değildi. Artık orada değildi… Zihnindeki seslerin pek bir azı artık tanıdık gelmeye başlamıştı. Asıl dehşet anı ise artık kendi sesini duymadığında geldi.
O an aklına gelen yalnızca merhamet dilemek oldu.
Tekrardan hissettiği acı ile duyduğu şükran duygusu birbirine girdiğinde gözyaşlarını silerken onu duydu.

“Neden merhamet denildiğinde akıllara melekler gelir?
…
Hayır dinlemiyorsun! Duyabilmen yeterince etkileyiciyken dinlemeni zaten beklemiyordum.
Her şeyin merkezindeki, benim için en az benim kadar küçük olan bir yıldız tarafından şişirilen benliğin ben konuşurken zihninin ücra köşelerindeki zaaflarını hissediyor ve onları saklamanın derdine düşmüş bir halde. Ehven-i şer de olsa yine de iyi denebilir. Neden diye sorarsan, ki biliyorum sorarsın. Bazıları benim zaaflarımı ve aciz kaldığım anları arar durur koyu gözlerimin ardında. Gördükleri ise leş kokan dehlizlerde kovaladıkları şeytanlar olur. Fakat onları yakaladıkları an, talihleri yaver gittiğinde ellerine geçen tek şeyin kendileri olduğunu fark ederler. Ya da inkar ederek avuçlarının içindekinin zulmüne uğramayı göze alır, yaşadıkları gazabı ise beni anarak anımsarlar.
Peki ya merhamet bunun neresinde der gibisin. Sen sahip olmasan da, yüreklerini uyuşturmaya yarayacak kadar vermeye çalıştığın sevginin içinde saklıydı her zaman. Gözünün akı kaybolup buz gibi donuk bakışlarının ardındaki çığlıklar arasında ve ızdırap içinde doğdu merhamet.
Dolunayın aydınlattığı patikalarda ararlardı seni, bazen doğduğuna pişman etmek bazen neden buraya geldiğini anlaman için. Bu tekinsiz ormanın ağaçları ve çarpık dalları arasından kolay kolay süzülmez gün ışığı. Kim av kim avcı bilemezsin bir yerden sonra. Kan değen dişlerin kızarmış boğazlarda ter ve inlemeler ile yakaladığı ahenk yanıltır insanı. Sonsuza kadar sürecekmiş gibi şehvet ile kan pompalayan kalpler son defa attıklarında neşter ile kesip parçalamam için benim önüme gelir.
İşte öyle bir an, meleklerin dahi kavrayışından uzak ve asla bahşedemeyecekleri türden bir merhamet insanın yüreğini ısıtır. Kudret arayışı ile yola çıkanların erişemeyeceği, ancak gölgesinin karşısında aciz kalabilenlerin hissedebileceği bir sıcaklık. Onlarda zaten gölgelerine hükmetmeyi öğrendikleri vakit cesurca akıttıkları gözyaşlarının, dizginleri daha sıkı kavramaya yaradığını fark ederler. Halbuki ağlamak acizlik değil midir?
Bana kalırsa, ki bu işler ne yazık ki hep bana kalır.
İnsan ağlaması gereken yerde yumruklarını sıktığı an acizdir. Fakat acı verene duyulan merhamet her zaman bu acizliği gidermez. Bazen kendisini kör eden inancın ona emrettiği ve kendi ışığına savurduğu sımsıkı yumruklardır yaşanan her ne varsa. Bazen ise ona dair olmayan bir merhametin, ait olduğu her ne ise, onun tarafından gözlerine inen bir perdedir görünen ışığın altında.
İnsan kendisine yarar sağladığını düşündüğü ne varsa göğün katlarında ararken kendini kandırmaktan hiç geri durmadı. Fakat gerçek olan varlığında aradığı tanrısallık yolculuğunda kat-i surette benim ürünüm olmayan bir takıntının esiri olduğunda, beni ya da beni anımsatan her şeyi tiksinti ile karşıladı. Fakat yücelttiği erdemlerden bir çoğuna hakim olmak için benim topraklarıma girmek zorundaydı. Tıpkı merhamet gibi.
Zira merhamet insanın içindeki ışığın ona fısıldadığı hoş bir söz ya da onu yücelten bir duygu değildir. Merhamet hali hazırda karanlığını sayısız zincir vurarak kilitlediği kara sandığı bahçelerine gömenlerin değil, o zincirleri kıracak suretlerin biçimsizliğinde kendini bulan ve bunu inkar etmeyenlerin erdemidir.
Kısaca meleklerin değil, yaşlı şeytanların işidir.”
Ağzında çok keskin acı bir tat ile uyandığında zar zor gözlerini açıp etrafına bakındı. Neredeydi? Dudağının kenarından süzülen her neyse tadı midesini bulandırmıştı. O sırada bir incir ağacının altında olduğunu fark etti. Dudaklarından süzülen ise incir sütü olmalıydı. Anımsamalar telaşa dönüştüğünde elini ceketinin cebine attı. Neyse ki hala oradaydı… Ama çatlamıştı.
Devam edecek…




Bir Cevap Yazın